İnsan Kaynakları Zirvesi 2012 Notları

Adettir. Katıldığımız önemli etkinliklerin notunu tarihe not düşmek. Ve adet olmalıdır bunu düşerken beğenilen ve beğenilmeyen tüm hususların açıklıkla dile getirildiği bir yazı.

Genel itibariyle, insanların pozitifliği çok yüksek frekansta dile getirirken negatif unsurları cesur ve açıklıkla dile getirmediğini gözlemliyorum. Umarım yanılıyorumdur.

Efendim, bu hafta içerisinde yani 15-16 Şubat tarihleri arasında İnsan Kaynakları Zirvesi’ne katıldım birçok insan kaynakları mensubu gibi. Türkiye’nin önemli eğitim ve danışmanlık firmaları arasında olan MCT’nin ev sahipliğini yaptığı etkinlik Lütfi Kırdar’da idi.

I.GÜN

İlk gün sabah saatlerinde 2 tane Müdür adayı ile Kariyer Görüşmem olduğu için rötarlı katılım gösterdim etkinliğe. Salona vardığımda Tanyer Sönmezer bisikletle sahneye geliyor, şortlu olmasının yarattığı etki ile yükselen algı dalgasının üzerinde sörf yapıyor gibiydi. Aklımda kalan 2 kelime var. Statüko ve İnovasyon. Bu ikisini o kadar sık kullandı ki, sanıyorum bir cımbızlama yapsak oturuma rap şarkısı oluşabilir bu iki kelimeden. Samimi olmaya çalışan, sıcak bir oturumdu. Ama vermek istediği mesaj ve dert neydi hiç bilmiyorum.

Ardından Dave Ulrich’i hatırlıyorum. Skype ile bağlantı problemi yaşadığımız bir oturumdu. Kitaplarında yada muhtelif zirve ve kaynaklarda olduğu üzere HR Dönüşümü ile ilgili önemli olan ama uygulamakta %90 şirketlerin zorlandığı meseleler üzerine (yerel saat ile gece vakti) güzel paylaşımlarda bulundu. Güzel bir temas olduğunu düşünüyorum. Önemli notlar;

Dave der ki ; HR Professionals Competencies –> Capability Builder, Technology Proponent, HR Innovator, Change Champion

Dave der ki; IKyi donustur, uygulamalari donustur, IKcilarinin sahip olmasi gereken yetkinlikleri belirle…

Dave : Kulturu, yetenegi ve liderligi yonetmemiz lazim.

Öğle sonrasında Narsisizm ile ilgili çok çok önemli paylaşımlarda bulunan Keith Campbell’i dinledik. Dünya genelinde artan özbenlik saygısı, özgüven ve narsisizm arasındaki dramatik yükselmeleri vurguladı. Beraberinde işe aldığımız yada satışçı yaptığımız veya müdür yapmak istediğimiz nice kişilerin aslında narsistik belirtiler gösterdiğini dinledik kendisinden. Aktarız tarzı ve genel olarak ifade biçimi çok sakin olduğu için dikkatimi toparlamakta zorlandığımı ifade edebilirim. Beraberinde çok daha etkili olması için sunum becerilerini daha yüksek görmek isterdim. Tüm salonu daha çok etkilemeliydi. İçerik iyiydi ama aktarış zayıf kaldı.

Narsisizm ile LinkedIn profilleri arasindaki 7 yada 70 veya 700 benzerligi bulun. Tesekkurler Keith!

Narsisizm ‘in tadı damağımdayken önümüzdeki aylar itibariyle sık sık gerçekleştireceğimiz geri bildirim seansları ile ilintili olabilecek “Haddini Bildirmekten Geri Bildirime” isimli oturum ile Mehmet Namık Aydın sahne aldı. Bir şeylerden bahsetti. Kimi araştırma sonuçları ile başlaması yerindeydi. Ama 20 dakikasını iyi kullanamadığını düşünüyorum. Geri bildirimin had bildirme gibi bir tehlikeli sınıra yakınlığı hepimizin malumları. Özellikle yetkinlik sonuçları itibariyle bir zayıflık var ise geri bildirim veren’in kendine hakimiyeti ve alanın da sabrı ön plana çıkıyor. Normal iş temposundaki geri bildirim süreçlerinde bir had bildirme bağlamı tehlikesi elbette var. Bunun için de aktif bir İK ekibi şart sanırım.

15:30 itibariyle paralel oturumlardan birine İnsan Kaynaklarında Enneagram isimli oturuma katıldım. Gayet keyifli bir oturumdu. Enneagram ile ilgili bildiklerimizi tazeledik. Hem keyifli, hem de bilgilendirici bir oturumdu. Bir mizaç teoremi olan Enneagram ile ilgili olarak buraya uzun uzun bir şeyler yazmak isterdim ama yeterli alan olamayacak. Ama bu vesile ile sizleri şöyle alayım yazı bitiminde; www.enneagram.com.tr

II. GÜN

İlk oturumda Elmar Kronz vardı TAG gruptan. 2012 ve sonrasında Liderlik temalı konuşmasını yaparken 3. dakikadan sonra Yeteneği Yönetme meselesine dönüştürdü. Aslında son 1-2 yıldır katıldığım tüm zirvelerde benzer durumu gözlemliyorum. Liderliği yönetmek ve geliştirmek için aslında Yeteneği Yönetebilen ideal ve sağlıklı bir sürecin sahibi olmak gerekiyor. Elmar’dan alınan önemli derslerden biri de buydu. Diğerleri de şu şekilde twitlerimde yer almıştı.

DDI arastirmasi;Gecmisin lideri ile bugunun lideri arasinda 2 fark var. Yetenegi Yonetebilen+Yaraticilik&Inovasyonu geliştiren

Farkinda miyiz? Liderlikle ilgili tum konusmalar 3. Dakikadan sonra Yetenegi Yonetmeye dönusuveriyor. #ikzirvesi Lider = Yetenegini Yoneten!

Yetenek ile is planlarini(strateji) birlestirebilen sirketler 2,5 kat daha basarili. #ikzirvesi

Son 6 yildir liderlik gelisiminin verimliliginde bir fark yok.. #ikzirvesi

Y Kusaginda sinir egitimi ve kocluk iyi sonuclar veriyor(Yetenegi gelistirmek icin) #ikzirvesi

Yorumum ; Yetkinlik&Yetenek gelisimi ile ilgili hala net bir yol haritasi cizilebilmis degil.Gun gectikce bu konu cok onemli hale gelecek #ikzirvesi

Ardından Rosario Imperiali D’Affilitto sahnedeydi ve konuşmaktan bahsetti. Gerçekten konuşmaktan. Bu konuda yaptıkları çalışmalara ilişkin başarılı video örnekleri gösterdiler. Organizasyonlarda konuşabiliyor olmak çok çok önemli bence de. Yani haftanın belli günlerinde belli bir zaman aralığında işle yada iş dışıyla ilgili konuşabilen kişilerin rahatlama, motivasyon ve bağlılık gibi açılardan daha tatminkar olacaklarına inanıyorum.

Geçen yıl çok beğenilen bir sunum yapan Fazıl Oral ise Liderlerin Yalnızlığı isimli oturumun ilk dakikalarında “Liderler gerçekten yalnızlardır” gibi iddialı bir ifade kullandı. Sonrasında da önemli paylaşımlarda bulundu. Rakamlar, deneyimler ve önemli çıkarımlarda bulundu. Tüm bunları samimi bir dille yaparken konu uzmanı olmadan etrafımızda konu uzmanı olduğunu ifade ederek dolaşan yüzlerce “kişisel gelişim” “nlp” “koç” vb alanlarla ilgilendiğini iddia eden kişilere sağlam eleştirilerde bulundu.

Özeti şuydu; hepimiz birer basit insan değil miyiz? Sahi neyiz?

11:30 itibariyle paralel oturumlara geçen zirvede Gönan Premforms ile Pareontology seminerine katıldım. Esas itibariyle ilişkilerin önemi ve nasıl kurulduğunun altını çizerken önemli bir pencereyi ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişki ve iletişimin önemine dair güzel paylaşımlarda bulundular. 27-28-29 Şubat’ta İstanbul’da bir workshop’a düzenleyeceklerini ifade ederek duyduğum memnuniyeti de dile getireyim isterim.

Öğle sonrasında Twitter’dan tanıştığımız Çiğdem Özdemir Evren ile yüz yüze tanışma fırsatı bulabildik. İK Zirvesi’nin en önemli katkılarından biri olduğunu ifade edebilirim sanırım. Tanışmanın ardından kendisinin de çalıştığı şirket olan FNSSS ‘in Yetenek Yönetimi ‘nin Mühendislerde nasıl uygulandığını dinledik. 500 kişilik çalışan kadroları ile hem İK hem de işleyiş olarak güzel işler başarmaktalar. İnsan başarılı örnekler görünce hem mutlu oluyor hem de cesaret topluyor. Takdir edilesi…

Son olarak Assessment Systems firmasından meslektaşım Uzm. Psk. Aylin DİNÇER’den Kurum İçi Koç Nasıl Seçilir’i dinledik. Belirtmek isterim ki çok iyi bir oturumdu. Aylin Hanım toparladığı bilgiler ve çizdiği kavramsal çerçeve ile çok başarılı bir işi başarmıştı bence. Dışarıdan koçluk hizmeti alabilmenin bir sınırı olması sebebiyle içerde koç yetiştirmek isteyen ama bunu  nasıl bir kurgu ile yapabileceğimiz ciddi tartışma konusu. İşte tam da bu noktada ilgili seminerin güzel bir başlangıç oluşturduğunu söyleyebilirim.

Zirvenin Geneline İlişkin Yorumlarım

Genel olarak sunucu eksikliği vardı bence. Konuşmalardan sonra ilgili oturumu toparlayacak, 1-2 kelime ile özetleyecek. Sunulan verileri işleyip süzerek iletebilecek bir kişi eksikti bence. Bu iş hiç kolay değil. Etkili bir moderasyon olmalıydı bence.

Zirve 2. gün daha iyi olmakla birlikte, genel itibariyle bir bütünsellik taşımıyordu. Bir dizi unsur taşıyor ama bütünde ne gibi bir derdi var. Nasıl bir kurgu ile bunu iletmek istediği net değildi. Özellikle yerli konuşmacılar hazırlıksızdı. Bilgiden yoksun, etkileme kabiliyeti düşük, kendisini geliştirmeyen insanlar vardı diye düşünüyorum. Güncel veriler ve etkileyici sunuşlar görmedik diyebilirim. (Bisikletle sahneye çıkmak da dahil buna)

Bu kapsamda 3-4 oturumun rahatlıkla İnsan Kaynakları alanına girmediğini gördüm. Etkinlik paralı bir etkinlik ve buraya insanlar bilgi almaya da geliyorlar. Alan dışından olan kişilerin de bilgi sunmuyor olması organizasyona eksi yazdı bence.

Konuşmacıların da birbirleri ile pek alakası yoktu. Programın da kurgusal ilerleyişi yoktu. Sahnede kuru toprak, taze toprak ve çim ile ağaç sürdürülebilirliği varken oturumlarda bu inceliğin görünmemesi garipti.

Sahnede sosyal medya etkileşimi adına monitera ekibi de vardı. Ama moderasyonları çok başarılı değildi. Aynı twitleri döndürüp durdular. Bunlar hep olumlu ifadeler olmakla birlikte “Şimdi sahnede şu var..” twitlerini görmek komikti. Zaten oradayım, kimin olduğunu görüyorum bir de twitter moderasyonu ile oraya sahnede kimin olduğunun alınması garip bir durumdu. Negatif olarak algılansada kimi yorumları da oraya almak lazımdı diye düşünüyorum. Şeffaflık ve adalet!

Bundan sonrası adına tüm katılımcılar aynı düzeyde gelmediği için zirvelere segmentasyon yapılmasını öneriyorum. Bu nedenle farklı beklentileri olanlar bekledikleri faydayı alamıyor olabilirler. Segmente edebilmek adına giriş, uzman ve ileri seviye olarak farklılaştırılmasını öneriyorum. HR101 (Giriş seviyesi için), TaktİK ( Uzman seviyesi için) ve StratejİK ( ileri seviye) gibi bir belirleme yapılabilir.

Sosyal medyayla etkileşim, pahalı etkinlikleri düzenlerken yarattıkları memnun edici havayı takdir etmek gerek. Önemli konuşmacılar ve kalabalık bir gündemi de yaratmak gayet güzeldi. Son olarak bu mobil ve teknolojik bağlamda cihazlar için şarj üniteleri ve prizler ciddi eksiklikti. Ve ne gariptir ki bir Wi-Fi yoktu.

Modern İnsanın En Temel Problemlerinden Biri : Öfke


Önceki gün, gün ortasında telefona bir mesaj geldi. Telefonumun ekranında “Müsait misin, arayabilir miyim” yazıyordu. Mesajı gönderen bir arkadaşım, bir bankanın genel müdürlüğü’nde çalışıyor. Müsait bir yere geçip, önemli olduğunu düşündüğüm meseleye ilişkin daha sağlıklı bir konuşma yapabilmek adına hazırlanacaktım ki telefon çalmaya başladı. Telefonu açtım ve dinlemeye başladım kendisini.

Ofiste bir arkadaşı tarafından psikolojik olarak tacize uğradığını anladım anlattıklarından. Şikayet olarak da “ne zaman bir öneri getirsem, bir şey ifade etsem, bir paylaşımda bulunsam sürekli eleştirilerde bulunuyor. Dayanmakta zorlanıyorum” şeklinde cümleler kurdu. Hepimizin üç aşağı beş yukarı tanıyabileceğiniz ifadeler aslında arkadaşımın söylediği ifadeler.  Etrafımızda canımızı sıkan, moral bozmakta mahir, sürekli eleştirel gözlüklerle gezen hatta eleştiri boyutunu lens olayına kadar uygulayabilen kişiler de olabiliyor.

Arkadaşımdan biraz daha detay istedim. Somut örneklerini sıraladı arka arkaya. “Sen ne yapıyorsun bunlar karşısında” dedim. “Bir şey yapmıyorum” dedi. Tam “deli misin” diyecektim ki, geçen yıl arkadaşının ciddi bir rahatsızlık geçirdiğinden bahsetti ve bu olaydan sonra tavır ve davranışları sebebiyle daha hassas olunması gereken kişi olarak kategorize ettiklerinden bahsetti.

Hayatımızda hastalıklar, kazalar, travmatik olaylar ve kişiler bir şekilde yer alıyor ve bizi bazen ciddi derecede, bazen hafif şekilde bazen de farkedilemeyecek şekilde etkilemekte. Ama etkilemekte…

Arkadaşımın yaşadığı olay ilk bakışta zor bir durum gibi görünüyor. Yakın zamanda ciddi bir sıkıntı geçirmiş bir insandan bahsediyoruz. Tavırları ve davranışları artık bizi zorlamaya başlamış hatta ciddi derecede moral bozucu bir hal de almaya başlamış. Ama empati yaparak, bu yaklaşımını sıkıntısına bağlıyor ve onun avukatı rolünü oynayıp, biraz da vicdani sesi açarak sessizliği sürdürüyoruz.


Arkadaşım, arkadaşının durumunu açıkladıktan sonra; “ne yapmalısın sence” sorusunu sordum. Bir anda havuç vermek yerine ona durumu sorgulatmak istedim. “Bilemiyorum, onu incitmek istemiyorum” dedi. Ardından “Bu yüzden seni aradım ya işte, bir şey yapmamaktır doğru olan değil mi?” dedi. Çaresiz gibi hissediyordu.

Buraya kadar olan kısım aslında birçoğumuzun özellikle iş dünyasında karşı karşıya kaldığımız problematiklerden. Yani, bizi üzen, kıran ve/veya geren kişiler karşısında ne yapacağımızı bilememek yer alıyor. Özellikle sıkışmışlık hissinin yanı sıra yanlış bir davranışta bulunmamak yani yanlışa yanlışla cevap vermemek hassasiyeti de bulunmakta.

Liseden beri belli bir aktiflikte yürütmekteyim hayatımı. Özellikle üniversite yıllarında ciddi derece iş, okul ve sivil toplum faaliyetlerinde görev almış olduğumdan ötürü insan davranışları ile ilgili ciddi bir gözlem deneyimim oldu. Paralel devam eden psikoloji eğitimim de bu gözlemlerin analiz edilmesinde bana ciddi bir kılavuz sunmuş oldu. Üniversite ve sonrasında süregelen terapi deneyimlemelerim ile iletişim denilen meselenin hala daha çok çok önemli olduğu ve birçok kişinin bu durumun üstesinden tam olarak gelemediğini gördüm. Yani sağlıklı bir iletişim kurabilmek adına gidilmesi gereken çok ciddi yollar daha var.

İletişim meselesinde karşındakini anlaman, ona düşüncelerini aktarman ve vermek istediğin mesaj ile duyguyu iletebilmek çok ciddi bir beceri aslında. Özellikle, kültürel olarak “açık sözlü olmama” durumu iletişimi aslında kökeninden itibaren sarsıyor. Tıpkı arkadaşımın açık sözlü olamayıp, düşüncelerini ve yaşadığı üzüntüyü aktaramaması durumunda olduğu gibi.

Öfke önemli bir duygu durumudur. Agresyon barındırmakla birlikte bu agresyon ille fiziksel açıdan da destekli olmayı zaruri kılmaz. Çeşitli doyumsuzluklar, mutsuzluklar, hak etmediğimizi düşündüğümüz durumların ortaya çıkması ile küçük bir gerginlik olabileceği gibi geniş çapta bir agresyon davranışını da ortaya çıkarabilir öfke. İşte tam da bu noktada, öfkenin açığa çıkamaması ısınan gaz ile genleşen havanın çıkamadığı bir düdüklü tencere gibi tehlike olmaktadır öfkeyi yaşayan kişinin kendisi için. Elbette etrafına da potansiyel anlamda tehdit yaratacaktır ama önce ve en büyük zararı kendisine vereceği kesin.

Öfke toplumumuzda ayıplanan ve anormal görülen bir duygu durumu olarak görülmekte. Bunun başlıca sebebi olarak doğru sunulamaması olarak gördüğümü ifade etmem gerek. Yani, öfke denildiğinde büyük/kocaman tepkilerle ortaya sunulan tepki ifadeleri olarak algılamamak gerek. Hoşnutsuzluğun düzgün ve net bir biçimde ifade edilmesini de bu kapsama almalıyız.  Beğenmediğiniz bir davranış, bir çalışma veya bir tepki karşısında düşüncelerini, beğenmeyişinizi sakin, üslubu bozmadan ve net bir şekilde karşınıza aktarmanız gerekmekte. Biri bir davranışta bulundu, bundan doğrudan yada dolaylı olarak etkileniyorsunuz. Memnuniyetsizliğinizi paylaşmadığınız sürece o kişi benzer davranışları sürdürmeye dolayısıyla da sizi sinirlendirmeye devam edecektir.

Arkadaşıma da bu yönde cümleler kurdum. Kendisini rahatsız eden kişiyi dilerse baş başa görüşerek dilerse de bir sonraki kırıcı davranışından hemen sonra duyduğu memnuniyetsizliği ifade ederek, gereksiz yorumlarda bulunarak kendisini rahatsız etmemesi gerektiğini ifade ettim.

İlk başta garipsedi. “Bunu nasıl yapabilirim ki; canı sıkılır, morali bozulabilir” dedi. Bu önerilerimi yapmadığında ise kendisinin sürekli rahatsızlık duyduğunu hatırlattım. İlk başta önerimi garipsemesine rağmen yaptığım açıklamalar ile bir iki dakika içerisinde bunu yapabileceğine dair güveni oluştu ve karşısındaki kişiyi aslında tam manasıyla incitmeksizin kendi duyduğu rahatsızlığı ifade edebileceğini düşünmeye başladı.

Bu düşünce aslında salt bir düşünce de değil. Yani bir lütuf değil. Bu bir hak. Bu bir gerçeklik. Memnuniyetsizliği ve rahatsızlığı ifade etmek normal bir davranış. Aksine, bunu yapmamak anormal olarak nitelendirilebilir ve kişinin psikolojisini rahatsız edebilir.

Özetle, arkadaşıma da önerdiğim ve olması gereken minör de olsa yaşanılan gerilimlerin kaynağı her ne ise bulunmalı ve kaynağı itibariyle çözüm aranarak düzeltilmesi yoluna gidilmelidir. Bu doğrultuda öfke ve hoşlanmama gibi durumlar karşısında muhatabınıza bu düşüncelerinizi ve hissiyatınızı aktarmanız, beraberinde muhatabınızın da daha dengeli bir yapıya ulaşmasına yardımcı olacaktır. Esasında bir nev’i iyilik yapmış oluyorsunuz. Çünkü yanlış algıladığınız, muhtemelen başkalarının da yanlış anlaması muhtemel durumu ifade ederek negatif davranış konusunda karşınızı eğitmiş ve problemli alanı düzeltmiş olursunuz.

Arkadaşımın yaşadığı örnekte olduğu gibi. Evet, travmatik bir olay yaşamış birini incitmek istemeyiz. Ancak, o kişinin içerisinde bulunduğu bağlam sağlıksız ise, bu sağlıksızlığın bizi de etkilemesine fazlaca izin vermek karşımıza iyilikten ziyade kötülük yapıyoruz.

Zikri ile Fikri…

ZİKRİ 09:26

keyfin nası

FİKRİ 09:27

standart :)

erkekleşen kadınlar gibi bir sıkıntımız var doktor

dünyalı erkekler olarak

aslında tüm dünyalılar olarak

ZİKRİ 09:28

california sendromu olarak tanımladık onu biz birkaç yıl evvel

:)

geciktirilmiş annelik sendromu olarak da ele alabiliriz beri yandan

var müdür öyle ciddi bir problem var

FİKRİ 09:31

tanımı var demek,

güzel :)

ZİKRİ 09:31

biz bu konuyu konuşurken abd de yapılmış calışmalar bulduk

aynı katta kalma probleminin erkekte de kadında da barizce açığa çıkması üretkenlik ve vermek ile ilgili

farklı bir hale geçmek

tekamül etmek

başarı ile orantılı değil

yaygın inanışın aksine

öyle olmadığı için de sınır kişilik bozukluğu(borderline) hatun kesiminde çok artmakta

daha evvelinde senle “baba” meselesini konuşmuştuk

ana baba eğitimi önemli bir mesele

evliliği ve doğumu geciktiren hatunların biyolojisi ve psikolojisi metamorfoza uğrar gibi hal alıyor

bilinçdışı olarak kendini yetersiz gördüğü için

yeterli görebileceği alanı iş vb alanlar ve buralarda da masculen bir duruma evrilmekte buluyor

çünkü hem eğitim, hem çevre hem toplum hanım/hatun olmanın ehemmiyetini gösteremiyor

o da bu kulvara bile isteye geçiş yapıyor

sıkışıyor çünkü, yetmiyor kendine..anlam bulamıyor

FİKRİ 09:35

vay anam vay…

peki,

konu derin

ZİKRİ 09:36

öyle..

FİKRİ 09:36

şimdi sanırsam elektriğe ve temiz suya kesintisiz sahip olan memleketlerde

yani moderen filan olanlar işte…

en uzun vadeli problem vadeden mesele budur diyebilir miyiz sende?

ZİKRİ 09:39

denilebilir

mesele “bence” öyle yada böyle “ontoloji”

psikoloji uzmanları da psikiyatri uzmanları da bunu anlamıyor

bilmiyor desem daha doğru

böyle oldugu için de yardımcı olmak havai bir kavram olarak kalıyor

suni ve faydasız terapiler ve ilaç kutuları karşılıyor insanları

ve bizim hocanın 15 – 20 yıl evvel sorduğu soru akla geliyor

FİKRİ 09:40

o sorudan filim olur

ZİKRİ 09:40

o soru da şu ; “Peki , eve döndükten sonra ilaç bitince n’olacak”

film olur müdür haklısın..

FİKRİ 09:41

aynaya baktın mı ancak geçmişi görürsün

ZİKRİ 09:41

tasavvuftaki hal kavramı mühim müdür

FİKRİ 09:41

o nasıldır

ZİKRİ 09:42

insan tek halde kalmaması gereken bi canlı

esas mesele işte rutin

aynı katta kalmak

bu bozuyor adamı

FİKRİ 09:42

he şu “aynı katta kalmak” olayı?

onda kastın nedir?

ZİKRİ 09:43

tekamül etmek lazım üstad..

yaşadığın hayatta anlam yaratan unsurlar nelerse

onlara renk katabiliyor musun

anlam yaratan neler var hayatımızda

benim bireysel analizime her gidişimde, hocam şunu sorar

ki bu sorudan da film olur müdür

“Canım ZİKRİ’m, ne değişti 15 günde”

bu soruyu duyup sıkıldığım çok olmuştur

bu soruya cevap verebilmek için yalan söylediğim de olmuştur

yarım saat sustuğum da olmuştur

ağladığım da..

kendimizi keşfetmiyoruz

hayatımızda anlam yaratan işler yok

sevgi yok, muhabbet yok

bu olmadığı zaman “hal” değişmiyor, çiçeğe doğaya bakıp anlam bulamıyorsun

yanındaki adamdaki güzelliği göremiyorsun

ona yardımcı olacak şekilde yaklaşamıyorsun

kendinden vermek konusunda istekli olmuyorsun

ibadetini aksatıyorsun

ibadetin fiziksel hareketten müteşekkil oluyor

FİKRİ 09:46

bak ben bunu düşünmüştüm şerefsizim

ama kimseyle paylaşamıyordum

anlamsız gelir diye

ZİKRİ 09:47

yoldaki asabiyet de bundan, evdeki de

hepsi işte kendinden

aynadaki mazinden

şunu sormak lazım; benim kendi sürecimden çıkardığım derslerle beraber, bazı terapilerde sorduğum şu soru var

“ne verdin kendinden”

hoş, beden de can da bizim değil de

anla işte

“ne verdin”

“kime ne yaptın”

“allah için, sadece iyilik ve güzellik için ne verdin”

“sıkıntılı bir tanıdığın için gönülden istedin mi hiç”

aksiyon almak falan meselesi işte

ne yaptın ulan ne yaptın?

bu sorular karşısında elektriğe ve suya direkt ulaşan o moderen insan

dut yemiş bülbüle döner müdür

direkt ağlar

çünkü anlam yoktur işte

en önemli mekanizma, en önemli civata, vida, dübel yok cünkü

FİKRİ 09:52

ne yaptın ulan ne yaptın?

ben böyle işe sokarım doktor çok afedersin

bir şekilde bu yörüngeyi kırmamız lazım

ZİKRİ 09:52

hard core oldu biraz kusura bakma

FİKRİ 09:52

mal gibi aynı yörüngede kalmaktan oluyor

ZİKRİ 09:52

sen pası al da at dercesine bırakınca önüme

FİKRİ 09:52

evet öyle oldu

başka türlüsü kesmez

ZİKRİ 09:53

ağlar yırtıldı da biraz ama olsun

FİKRİ 09:53

yörünge dışına çıkmak lazım

ZİKRİ 09:53

hevet..

yörünge = hal

o da eşittir

makam

bu da eşittir kat

katlarda sıkışıp kalıyoruz üstad

FİKRİ 09:54

buçukuncu katta kaldık

asansör durdu

arıza yaptı

ZİKRİ 09:55

çok var arıza

herkeste var

FİKRİ 09:55

herkeste var evet

bak bu en önemli yeri

insanat bahçesi

ZİKRİ 09:56

şimdi sana bi soru

FİKRİ 09:56

sor ulan

ZİKRİ 09:56

tüm bunları gören, “eh nispeten de ” bilen biri olarak benim halimi bi düşün..

etrafındaki tüm bu anlamsızlığı görüp..insanat bahçesinin hayvanlarını tahliye etmek için harekete geçmek isteyen ama geçemeyen biri olarak beni

ZİKRİ 09:57

ya da biri bi açıklama yaptığı zaman, pop – up’ı açılıp

yalan söylüyor uyarısı alan beni

ya da tebessüm ve kahkahalarla dolu sohbetinde

göz bebeklerinin donuk bakışlarını yakalayan yada bazı mevzulara girmeyerek kaçak güreşenleri gören beni

napalım?

FİKRİ 09:59

evlendirelim

noldu lan dondun kaldın

good will hunting’i izledin mi sen doktor?

orda robin vilyıms var hani, psikolog

alooooooooooo

ZİKRİ 10:00

evlendirelim

hemen

senden önce evlenirim

yıllar evvel izlemiştim sanki

FİKRİ 10:01

filmi izledinni lannn

ZİKRİ 10:01

bi daha izleyeyim

sen soruyorsan vardır bi hikmeti

ya bi izlediydim ama hatırlamıyorum tam

FİKRİ 10:01

hikmeti yok mavrası var

ZİKRİ 10:01

afiişi falan aklımda da

FİKRİ 10:02

orda robin vilyıms psikolog

karısı ölmüş bi zaman önce

ama karısı öyle ince işlerden pek anlayan biri değil

yani entelektüel filan bi karakteri olduğundan bahsedilmiyor

zaten bu önemli de değil

neyse,

orda doktorun ilgilendiği bi eleman var, dahi

eleman da anlıyor etrafındaki insanların halini filan, dahi seviyesinde bir zeka sahibi filan

işte bi kız var onunla tanışıyor manışıyor

sonra doktora zorunlu terapiye gidiyor, suç işlediği için devlet terapi şartıyla salıyor çünkü. sokakta kavga filan ediyor, işsiz güçsüz bi adam çünkü

zorunlu terapilerde doktoru hiç sallamıyor filan

sonra doktor buna deyor ki

ulan deyus sen daha el kadar bebesin

zekana da sana da kakarım diyor

sen zannediyon ben yaşıyom, sen okuyon ben o yollardan çoktan geçtim diyor

ZİKRİ 10:05

çotunkt

FİKRİ 10:06

mesela sen kız peşinde koşuyon ama ne istediğini bilmiyon, benim karı öldü sen ailenin ne demek olduğunu biliyon mu diyor

eleman erör veriyor o zaman

sen her naneyi okumuşun diyor

mesela işte italyadaki katedrallerin resimlerini görmüşün ansiklopedilerden sanat tarihini filan okumuşun amma

gidip de görmemişin levuk levuk konuşma adamın asabını bozma lan,

diye diye elemanı hayatın içine çekiyor

bi bar sahnesi var

bu doktorla başka bi matematikçi prof arkadaşı bara gidiyolar

matematikçi başarı hırsı olan, tanınan bi adam

bu dahi elemana sahip çıkalım diyor

ama aslında kendi hırsı için kullanmak istiyor, işte adam keşfettim ben filan

sonra barda bu muhabbet olurken

doktor bar sahibi dayıya diyo ki

ZİKRİ 10:10

evet

FİKRİ 10:12

sen bu adamı tanıyon mu? (yanındaki matematikçi adamı göstererek)

yoo diyo

peki bilmemkimi tanıyon mu diyo

bi bilardocu ismi söylüyo barcı dayı hee tanıyom diyo

ZİKRİ 10:13

=)

FİKRİ 10:13

doktor diyo ki yanındakine bak la sığır, bu adam seni tanımıyo bilaardocuyu tanıyo, bilardocuyu da sen tanımıyon diyo :D

herkes işine gücüne baksın insanları şekile sokmak için hırs sahibi yaparsan sıvarsın diyo

dramatik bir mevzu

tabiatı öyle

ZİKRİ 10:16

bittabbi..

İnsan Kaynakları Pazarlaması ( Bir İKcı Öz Eleştirisi )

Yaygın bir inanış vardır İnsan Kaynakları çalışanları arasında.

” Çok iş yapıyoruz ama kimse bizi umursamıyor (sallamıyor). Bizim yaptığımız işlerin pazarlamasına ağırlık vermemiz lazım.”

İnsan Kaynakları’nın departmanının ve yapmakta oldukları işlerin duyurulması ile pazarlama yapılması arasında bir anlam farklılığı olduğunu düşünüyor ve konu ile ilgilenen kişilerin de sıklıkla bu yanlış anlaşılmalar sebebiyle farklı kulvarlarda tartıştığını düşünüyorum bir süredir.

Özellikle iç iletişim kanalları ile duyuru mekanizması bir yandan yapılırken büyük ölçekli şirketlerin son dönemde artan bir ivmeye sahip olan sosyal medya araçlarını da bu pazarlama sürecinde kullanması gerekliliğinden bahsediliyor. (Sosyal Medya ve onun etkinliği konusuna daha önce burada değinmiştim)

Sosyal medya kanallarının kurgulanmasından önce bence esas olan ve olması gereken ve aslında hala daha birçok yerde yerleştirilememiş olan “açık bir iletişim” tesisidir esas problem. Yani İnsan Kaynakları departmanının kendisi, çalışanları ve konu itibariyle İK’nın alanına giren hemen her konuda açık, şeffaf ve adil bir dil tesis edebilmek çok zor görünen bir hadisedir.
Ücret politikalarından, kariyer yollarına, eğitim ve gelişim fırsatlarının eşit ve ihtiyaca binaen gerçekleştirildiği ve hatta ardından takip edildiği sistemi inşa edip, pozitif ve negatifleri ile birlikte çalışanlara aktaramadığımız hiçbir bağlamda İnsan Kaynakları’nın pazarlamasının yapılabileceğini düşünmüyorum.
Çünkü mesele sosyal medyadaki popüler tabir ile, takipçi sayısının fazlalığı değil, bu takipçi ile ne denli sağlıklı bir etkileşim kurulabildiğidir.
Dolayısıyla, mevcut ( İK ) durumlarımızda pazarlamadan evvel sistem ve süreçlerin ne şekilde işlendiğini düzgün bir şekilde aktarmak ve çalışanın ihtiyaç duyduğu konulardaki destek mekanizmalarının nasıl çalıştığının analizini yapmak daha da önemli hale geliyor(bence).

Çalışanlarının güven duyduğu ve süreçlerinden haber olduğu bir bağlamda gelişmiş firmalarda sıklıkla görülen ve HR PARTNER olarak isimlendirilen mekanizmalar kuracağı birebir ilişkilerle ve olması gerektiği şekilde aktarımlarda bulunarak ideal İK yapısına ilerleyecektir.

Şirketin pazarlama kanalına paralel olarak bir İK ‘nın pazarlama dilinin de olması lazım elbette. Ama dışarıya bakan tarafının da analizinin yapılması çok mühim. (Bkz. Kurumsal İletişim ile İç İletişim’in koordinasyonunun önemi)

Hal böyle olunca; İK’nın kendi pazarlaması ifadesinden ziyade “kendisini doğru anlatmak” çizgisinde ilerlemesinin çok çok önemli olduğunu düşünüyorum. Ek olarak; İK’cılarda işe alımdan kariyer fırsatlarına kadar uzanan geniş perspektifte ciddi bir iletişim ve algı yönetimi zaafiyeti olduğunu kabul ediyorum. Lakin, mesele sinekleri mi öldürmek bataklığı mı kurutmak diye de aklımdan geçiyor.

Katılmakta olduğum(uz) tüm zirvelerde, ulusal ve uluslararası birçok şirketin İK sorumlularından duyduğumuz “üst yönetimin desteğini almak” ve “düzgün işleyen entegre İK süreçleri oluşturmak” meselesini halletmeden pazarlamayı düşünmek bile bana garip geliyor. Zira şirketlerin tepe yönetimleri de İnsan Kaynakları’nı en kolay müdahale edebilecekleri yerler olarak görüyor ve kafasına göre hareket etmekte ve İK’yı ezmekte hiç bir beis görmemektedirler. İşte tam da bu noktada, bu yazının önemli bir mesajı da ortaya çıkmış ve okuyan herkese bu mesajı vermiş bulunuyor.

İK’ya ilişkin şikayetlerde tepe yönetimin her zaman işin içinde olduğunu asla unutmayınız. Zira aksaklıkların düzeltilmesi için harekete geçmeyen bir tepe yönetim, mevcut aksaklıkların devamiyetinden bir sıkıntı duymuyordur demektir. Ve bu noktada “İK ne yapıyor, hiç bir faydaları yok” derken, şirketin tepe yönetimine de eleştiri savurduğunuzu hatırlayınız.

Meselenin sinekleri öldürmekten ziyade bataklığı kurutmak olduğunu düşündüğümden ötürü; esas unsurun “algı yönetimi ve pazarlamaya ağırlık vermemek” veya “zaman ayıramamaktan” da ziyade; süreçlere ve şeffaflığa güvenemediğimizden, İK’ya karşı ciddi bir güvensizliğin var olmasından ileri geldiğini söylemek istiyorum.

 

Gerçek dünya ile ütopya olan arasında biraz boşluk var demiyorum ben şahsen. Çok daha büyük bir mesafeden, bir vadiden bahsediyorum aslında. Çok uzun yıllara sair bir deneyimim olmamakla birlikte İK alanında 5. yılı geride bırakıyorum, üniversitenin ilk yıllarından beri çalışan ve bu alana dair sürekli ilgi duyan biriydim. Bu nedenle, artık kesin ve keskin bir çözüm olabilemeyeceğini de kabullenmeye başladım sanki. Zira, eğer gerçekten olabilseydi bir şekilde çok başarılı örnekler hayata tutunur ve şirketlerin İK’sı sevilen, takdir edilen yerler haline gelirdi diye düşünüyorum.

Pazarlama uzmanı olmamakla beraber sanıyorum elde bir ürün olduğunda yapmamız gereken bir durum bu pazarlama aktivitesi. Elinizdeki ürünü ve bağlamı doğru iletişim kanalları ve araçları ile (iç)müşterinize aktarma çabanız olarak kısaca özetleyebiliriz sanırım. İşte tam da bu noktada etken ve etkili bir dizi ürünün olması gerekir ki içerideki algınız tam ve düzgün olabilsin, hatta daha da ileriye devam edebilsin. 

  • Peki İK’nın elindeki ürünler neler?
  • Kaç farklı sistem ve süreci mevcut?
  • Stratejik bir söylemi var mı?

İK’nın ontolojik olarak kendisini sorgulaması gerekiyor bence. Bu da varoluş amacı olan şirketin en değerli sermayesi olan insan kaynağı adına yaptıkları ve yapacakları ekseninde basit bir sağduyusal hoşgörü değil; genel geçer herkesin beğenisini kazanması gerekiyor diye düşünüyorum.

Tüm adımlarda muhakkak etkili bir dil ile benimsetmek gerektiğini düşünüyorum. İşte tam da bu noktada telekom sektöründe sık kullanılan bir tabir olan “uçtan uca hizmet sunumu” konusunda ne kadar etkili olduğumuzu sorgulamamız gerekir diye düşünüyorum. Bu sorgu yapıp, elde olanı ve olmayan dürüstçe paylaşabilecek miyiz?

“İşe aldım sizleri, performans da fena değil işleyen bir sistem var ama eğitim ile ilgili ihtiyaç duyduğunuz eğitimleri sunmakta zorlanırız” dediğimiz noktada, yada ücret dağılımında şeffaflık ve tatmini sağlamadığımız an samanlığa düşen küçük bir köz gibi büyük yangınlara dönüşebiliyor maalesef İK ve onun algısı. Bunu unutmamak gerek bence.

Elde olmayanı yada eksik olanı varmış gibi aktardığımız an yemekhane sırasından tutun da, anlık mesajlaşma araçları ile sabah-akşam paylaşılan servislerle aslında minik adaletsizlikler ve şeffaf olmayan unsurlar bir anda çok büyük problematiklere dönüşebiliyor.

  • - Pozisyonların detaylı profillerinin çıkartılarak pozisyon ve şirket kültürüne göre işe alım yapıyor muyuz?
  • - Çalışan işe başladığı gün masasında bilgisayarını, cihazını, servis saatlerini, sağlanılan hakları detaylıca öğrenebiliyor mu?
  • -İşe başladığında görev tanımını çalışana sunabiliyor muyuz?
  • - Yıllık çalışan başına düşen eğitim saatini düzgün ve şeffaf şekilde dağıtıp, çalışan gelişimini arttırabiliyor muyuz?
  • - Entellektüel sermaye dediğimiz şey ile ilgili bir fikrimiz var mı?
  • - Performans ölçümü ve dağıtılan primlerle ilgili genel olarak memnunluk var mıdır?
  • - Atama-Terfi-Rotasyon sistemi doğru çalışıyor mu ve insanlar kariyerleri ile ilgili fikir sahibi mi?
  • - Yetkinliklerin neler olduğunu ve performans ile ilişkisini tüm çalışanlara aktarabildik mi? İnsanlar kimin müdür olacağı ile ilgili performans ve yetkinlik tabanlı bir sistemin çalışmakta olduğunu düşünüyor mu?
  • - Yöneticilerin eksiklikleri ile ilgili çalışmalarımız mevcut mu?
  • - Yönetici gelişim programı var ise eğer kimler katılır, kimler katılamaz ile ilgili setimiz açık ve herkes tarafından bilinir halde mi?

Bu ve benzeri soruları çoğaltabilmek mümkün? Ve mesele, soru sorup, eksikliklerimizin ne kadar çok olduğunu ortaya koymaktan ziyade, bunlarla ilgili dürüstçe paylaşımlarda bulunup, çalışanlarımız ile doğrudan ilişki kurabiliyor muyuz? Olan, olabilecek olan ve olduramadıklarımızı paylaşma cesareti ve gücü elimizde mevcut mu?

Şu tarz sistemlerimiz var, şu tarz sistemlerimiz de yok. Buna göre çalışan sistem budur ve bu şirket sizlere bunu sunabilmektedir şeklinde açık bir iletişim ile insanların zihinlerindeki soru işaretlerini dağıtmak olmalıdır birincil İK görevi bence.

Ardından da; bu sürecin basamakları artık kaygan değilse, insanlar güvenle buralarda dolaşabiliyorsa, o zaman gösterişli korkuluklar, desenler, farklı tarzlar ile işin güzelleştirilmesine yani “Pazarlamasına” dikkat eder, o yolda çalışırız.

Hikayenin Gücü : Hugo

Hugo filmine gittim geçtiğimiz haftalarda. Martin Scorsese’nin güzel bir imzası olduğunu söyleyebilirim. Kardeşimle esas amaç Dedemin İnsanları yönünde idi ama girişteki reklam çalışmasında tam gişede bileti alacakken James Cameron’un “Gördüğüm en iyi 3D filmi” yazısını görmem ile fikri değiştirip, Hugo demem anlık bir şekilde gerçekleşti.

Filmi izlediğimde de mutluluğum daha da arttı. Öyle ki, 5 gün ara ile 2 kez izledim filmi.

3D olayında ise hem Martin’in ilk olarak bu işe girişmesi hem de kimi sahnelerde özellikle hakkını verdiklerini düşünüyorum. Hele ki başlangıç sahnesi olarak Paris’e karların düştüğü filmin giriş kısmındaki 3D çok çok başarılı idi.

En son Woody amcamızın “Midnight in Paris” filmine konuk olmuş ve Paris, geçmiş-sanat ve şiirsel anlatımı ile muazzam bir hikayeye misafir olmuştum. Onun damakta bıraktığı tadı Hugo daha da öteye taşıyor bence.

Son zamanlarda hikaye temasının çok çok önemli olduğunu duyuyorum, okuyorum. Sıkı takip etmeye çalıştığım Coca-Cola Türkiye İnteraktif Pazarlama Müdürü Yüce Zerey‘in de son dönemki sunumlarında görebileceğimiz üzere ciddi bir “hikaye” teması mevcut.

Hikaye’yi bulmak da, kurgulamak da ve en önemlisi anlatabilmek de büyük başarı artık. İşte hem Midnight in Paris hem de Hugo’da bu hikaye temasının çok aşikar şekilde su yüzüne çıktığını söyleyebilirim. Öyle ki her iki yönetmenin muazzam katkılarını göz ardı etmesem de özellikle Hugo’daki 3D olayının çok çok başarılı olmasına rağmen hikayesinin çok daha ön planda olduğunu söylemek istiyorum.

Hikayeyi etkili bir şekilde sunmuşlar, noktalar birbiri ile çok bağlı gibi değildi aslında ve bundan ötürü film arasına kadar aslında tam olarak zihinde oturmuyor film ama aradan sonra alıp yürüyor.

Özellikle sinema tarihine yönelik kısımları da barındıran ve Meliese ve Lumiere kardeşlerin de filmde kendine yer bulması Martin Scorsese’nin ne kadar önemli bir yönetmen olduğunun altını bir kez daha çiziyor kalınca bence. Film eleştirisi, gurusu , uzmanı değilim ama Paris’te saatleri kurmak ile uğraşan bir yetim çocuk ile sinema tarihi arasındaki ilişkinin bu denli güzel harmanlanması, karakterlerin uyumu, tren istasyonu, Hugo Cabret rolündeki genç yeteneğin gözleri ile çok iyi konuşması ve film boyunca kendisine yardım eden Isabelle ‘nin muazzam diksiyonuna, artikülasyonuna ve şiirsel repliklerine hayran kaldığımı belirtmek isterim. Bu iki afacan’ın ise 1997 doğumlu olmaları ise ayrı, apayrı bir durum.

Sinema sanatına, onun çileli gelişimine parmak basan ve Paris’te geçen bu güzel yapımın dilinin İngilizce olmasını ise anlayamadım. Fransızca üzerinden ilerlemesi çok daha farklı kılardı diye düşünüyorum.

“Sinema gündüz görülen rüyadır.” diyordu Hugo babasından aldığı ifadelerle Isabelle’e. İşte bu filmde ben kendimi o hikayenin içinde, etrafında hissettim. Hem hikayenin akışı hem de 3D ‘nin gücüyle oldu muhtemelen. Lakin hikayenin bu denli efektif olmasına baktığımda ve Paris ortak paydasında en son izlediğim Midnight in Paris ile paralellik görüyorum. Bu da güçlü bir hikaye kurgusu.

Woody’e de, Martin’e de teşekkür etmek lazım bu hikayeleri bizle paylaştıkları, bize gündüz gece farkettirmeden rüya göstermeleri ve bu rüyaların çok hoş kurgulara sahip olması sebebiyle…

 

Öğrenci İşleri mi? Allah Düşürmesin!

Öğrenci İşleri Ne işe Yarar? Pek bir felsefi soru oldu farkındayım. Özellikle, devlet üniversiteleri perspektifinden bakıldığında üniversite gibi bir çatının altında nasıl ve ne şekilde barınabildiklerini anlayamadığım bir yapıdır bu öğrenci işleri.

Görev tanımı, çalışanlarından beklenilenler gibi bu kesim için kalburüstü sayılabilecek konulara hiç girmeyeceğim.

Önceki gün İstanbul Üniversitesi’ne işim düştü. Detay vermeye gerek yok, lakin 6 yıl okuduğum okula tekrar yolumun düşmesine başta sevinmiştim. Lakin sevinç enstitü kapısından girip, öğrenci işleri ile temas ettiğim 4.saniyede yerle bir oldu.

Öğrenci işleri öyle bir yer ki, oradaki insanların dış dünyada ne olup bittiğinden hiç haberinin olmadığını düşündürtüyor bana. Oraya mensup kişiler, oranın personeli sanki sadece ev ve ofisleri arasında gidip-geliyorlar. Dışarısı hakkında, dünya hakkında fikirleri yok. Dünya ne tarafa dönüyor diye sorsan yanıt veremezler gibi geliyor bana. Ciddi bir kesim çalışanın 15 yılı aşkın görev süresi var. Öğrenci ile temas eden – dikkat edin öğrenci diye altını çiziyorum – bir birimin bu denli çağdışı, bu denli bilgisiz, ilgisiz, empati yoksunu ve zihinsel fonksiyonları sınırlı kişilerden oluşturulmuş olması adeta bir deney yapılıyormuş etkisi yaratıyor insan üzerinde.

O kadar salak saçma durumlar yaşıyorsunuz ki; “Ahaha kamera nerede, el sallayayım” diye sorasınız geliyor. Ama zaman içerisinde 1-2 espri deneyiminize boş boş baktıkları için hiç ama hiç yeltenmiyorsunuz bile!

Kağnı gibi çalışan kişilerden, yerli – yersiz prosedürlerden ve bürokrasilerin hükümran olduğu bir yer buralar. Öğrenci gibi içerisinde bulunduğumuz dönem itibariyle 90′lı kuşağın olduğu bir zamanda öğrencilerin(gençliğin) olanca hızının aksine olabildiğince yavaş bir birimle karşı karşıya bırakılmanın esprisini anlayabilmek mümkün değil.

2003-2007 yılları arasında Lisans, 2007-2009 yılları arasında Yüksek Lisans yaptığım dönemde telefonla arayıp da ulaşabildiğim vuku bulmamıştır. Tüm arkadaşlarımın da benzer şekilde sayısız deneyimi mevcut. Lisans yıllarım da çok duyduğum bir örneği paylaşayım. Devamını oku…

Thinker&Talker 2011

16 Mart 2011 tarihinde İstanbul’da Marmara Üniversitesi’nde Geleceğe Değer etkinliğimizi gerçekleştirmiştik. İlk oturumda yine sahnedeydim ve güzel bir etkinliği tamamladık. Ardından Marmara Community’den Berivan ile çıkışta tanıştık. Kendisi oturumun sonuna yetişebildiğini ve hoşuna gittiğini belirtti. Beraberin de 2011 Thinker&Talker organizasyonunda olup olamayacağımı sordu. Memnuniyetle kabul ettim. Thinker&Talker’ı daha önceden de biliyordum üstelik.

Neymiş bu Thinker&Talker ?

2011 Thinker&Talker 7 Mayıs 2011’de Gebze tarafında Yapı Kredi’nin Bankacılık Akademi’sinde yapıldı. Çok keyifli bir etkinlikti. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen üniversite öğrencileri ile keyif dolu ve bilgi yoğun bir 2 saat geçirdik.  Devamını oku…

Uçma Derdi…

İşimiz gereği yurdun çeşitli yerlerine uçuşlar yapıyoruz. Uçaklarda geçirdiğimiz zamandan ziyade öncesi ve sonrasına ilişkin ciddi bir şekilde heyecan ve telaşlı haller yaşamaktayız. Uçuştan 1 saat önce havaalanında olmak, bunun için ise ortalama 1 saat öncesinde yola koyulmak gibi telaşlar sebebiyle uçmanın evvelinde 1,5 ile 2,5 saat aralığında değişen stresli ve tempolu bir süreç yaşıyoruz.

Bu tempolu zaman çoğunlukla mesai öncesi yada sonrası gibi fiziksel ve zihinsel açıdan da zinde olunmayan durumlarda yaşanıyor. Stresli bir dizi işlemden de öte modern insanın soyunmasını gerektiren ( ki hakkaten çiledir) 2 güvenlik noktası apayrı bir durumdur. Kemer, cüzdan, cep telefonları, bozuk paralar, notebook derken tüm bu sürecin en çileli anlarını yaşarız. Öyle ki; “X-Ray’den ben geçeyim de olsun bitsin” dersiniz içinizden. Ardından; uçağın kalkacağı kapınızı bulmak; oraya gitmek, sırayla şanslıysanız körükten değilseniz otobüsle uçağa geçiş işlemleri birbirini takip eder. Fabrikasyon üretimi tavukların kesim işlemi gibi ard arda dizilir, yapılması gerekenleri harfiyen yaparız. Devamını oku…

İK Uygulamalarında Yetenek Yönetimi – İTÜ İMK YBK 2011 Paneli

2006-2007 yıllarıydı sanırım İstanbul Teknik Üniversitesi Yönetim Bilimleri Kongresi’ni duyduğum zamanlar. Merak etmiştim; güzel bir program çıkartmışlardı, katılsam keşke demiştim ama zamanlama açısından uygun değildi zira çalışıyordum.

Yönetim Bilimleri Kongresi, İTÜ İşletme Mühendisliği Kulübünün ilkini 2000 yılında düzenlediği birçok konu ve konukla birlikte yapılan geniş çaplı bir gelişim organizasyonu. Detaylarına şuradan ulaşabilirsiniz : http://www.ybk.org.tr

Yıl 2011, 12.si düzenlenecek olan İTÜ YBK için benim de bağlı olduğum Türk Telekom İnsan Kaynakları Strateji ve Yetenek Yönetimi Direktörü olan Sn. Savaş USTA davet edilmişti 10 Mart 2011 Perşembe günü düzenlenecek olan “İnsan Kaynakları Uygulamalarında Yetenek Yönetimi” paneline. Savaş Bey’in bir işi çıkınca, topu bana atmak durumunda kaldı. Hem şaşırdım hem de heyecan duydum. Birkaç yıl evvel gidip, dinlesem, istifade etsem dediğim organizasyonda panelist olma durumum ortaya çıkmıştı. Yetenek Yönetimi son yıllarda önemli bir husus haline geldi, geliyor, gelmeye de devam edecek. Gündemde daha fazla yer bulacak ve sadece insan kaynaklarının değil zaman içerisinde tüm fonksiyon yöneticileri ile şirket yönetim kurullarınca da konuşulacak ve önemsenecek bir konu haline gelecek.

Türk Telekom tarafından benim katıldığım panelde çok değerli isimler de yer aldılar ve konuşmalarını yaptılar. Sn. Yiğit Oğuz DUMAN (Tellcom İletişim Hizmetleri Genel Md. Yardımcısı) , Sn. Birsen ÇEVİK (British American Tobacco İnsan Kaynakları Direktörü) ve Sn. Ülker YILDIRIMCAN ( İş Bankası Yetenek Yönetimi Bölüm Müdürü) ile birlikte keyifli bir bir saat geçirdik. Genç arkadaşlara şirketlerin uygulamaları anlatılırken; ben ise biraz daha bu işin neden var olduğunu, neden önemsendiğini ve ne gibi gelişmelere hazırlıklı olunması gerektiğinden bahsettim.

Panel sonunda Lösev’in bardağı ve bebeği ise anlamlı bir hediye oldu.

Keyifli ve güzel bir organizasyon oldu. Buraya da not düşmek istedim.

Önünü Göremeyenler Kulübü!

Sinemaseverler için 1999 önemli bir tarih. 99’da Fight Club ile gözler farklı açılırken, 2011 ‘de ise Kaybedenler Kulübü ile Türkiye’de sinema izleyicileri farklı bir konsept ile karşılaştılar. Kulüpler önemli gruplardı hep, hala da öyle.  Öte yandan örgütsel bağlılık için büyük şirketlerde kurulan aktivite kulüpleri de son yıllarda artıyor. Kariyer ile uğraşan İnsan Kaynakları ekiplerinde ise farklı bir kulüp gündemdedir hep.. Önünü Göremeyenler Kulübü.

“Önümü göremiyorum!”

Kariyer yolları açısından istenilen dahası arzulanan bir kurgunun işlemediğini, işleyemeyeceğine dair negatif bir düşünceyi de beraberinde taşıyan bir düşüncenin dışa vurum cümlesidir “önümü göremiyorum”

Bu cümleyi müteakip seyredecek olan cümleler; ücret dengesizliği, yan hakların verimsizliği, iş ortamındaki demotive edici unsurlar, yöneticinin yetersiz profili, işin rutinliği ve gelişim fırsatlarının bulunmayışı şeklinde açığa çıkmaktadır. Atmosfere her gün defalarca kez yayılan bu düşünceler gaz-toz bulutu halinde farklı tepkimelerle farklı çıktılara neden olabilmekte. Bu çıktıları İK dilinde; turnover oranı, çıkış mülakatı ve ücret-pozisyon yapılandırması, terfi, rotasyon gibi ifadeler ile yakalayabiliriz. Devamını oku…

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.